BİR ÇOCUKLUK KALDI SULTANHANI’NDA
06 Ekim 2026, Salı 16:13O taş duvarları, uzun koridorları ve her biri başka bir hatırayı saklayan köşeleriyle Sultanhanı bir başkaydı.
Taşının soğukluğu başka, toprağının ve tozunun kokusu başka...
Her köşesinde bir insan, her insanında ayrı bir hikâye vardı.
Hancı Süleyman Aytaç amcamız mesela... Ciddi bakışları vardı. Fakat biz çocukları görünce o ciddiyetin arasından sıcacık bir tebessüm belirirdi yüzünde. Bizi yürekten severdi. Şimdi hatırladıkça o tebessümü görüyorum.
Mekânın cennet olsun Süleyman amca.
Turizmci Hamza Öztürk amcamızın güler yüzünde ise insanı sarıp sarmalayan bir babacanlık vardı.
Sevgisi de şefkati de yüzünden okunurdu.
Ben zindandayken bayram tebriklerini hiç eksik etmezdi. Unutmazdı.
Vefalıydı.
Zabıta Osman Aytaç amcamız sert bakışlı, otoriter bir adamdı. Oysa o sertliğin gerisinde sevgiyle dolu bir yürek saklıydı. Sevgisini bile ciddi bakışlarıyla anlatırdı.
Hacı Hasan Aytaç amcamız candandı, vefalıydı. Nevşehir Kurugöl'deki akrabalarımızın varlığını ondan öğrenirdik.
Şimdi ikisi de hatıralarımızın içinde yaşıyor.
Mekânları cennet olsun.
Meteoroloji memuru Ali Böge dayım vardı.
Bazen çarşıya çıktığımızda kızardı bize.
Ama kızarken bile sevgisi başka türlü konuşurdu.
Elime beyaz metal yirmi beş kuruşu sıkıştırıverirdi.
Uzaktan gördüğünde yüzünde beliren gülümsemeyi hâlâ hatırlarım.
Ömer Aytaç amcamızın öfkesi de sevgisi kadar kendine mahsustu. Sinirlendiğinde, neredeyse kafam büyüklüğündeki taşı hiç düşünmeden fırlatırdı peşimizden.
Ama sonra gönlümüzü almasını da bilirdi.
Bahçesindeki meyveleri toplamamızı, tıksırıncaya kadar yememizi söylerdi.
Ne de olsa bizdendik.
Ahmet Doğan amca komşumuzdu.
Geçmişte hapis yatmıştı.
Herkes biraz çekinirdi ondan ama bize karşı hep babacandı.
Zahir Aytaç amcamın ise yüzünden gülümseme, yüreğinden sevgi eksik olmazdı.
O, tepeden tırnağa bir Aytaç'tı.
Ben zindandayken o Hollanda'da gurbetteydi.
Sonra vatana döndü.
Hatırımı sormayı hiç ihmal etmedi.
Mektupları kesildiğinde içimde tarifsiz bir boşluk oluşmuştu.
Mekânı cennet olsun.
Manavlar ve Kürt Rasim Telli amcamız da çocukluğumuzun güzel insanlarıydı.
Yüzlerinden tebessüm eksik olmaz, ihtiyaç sahibinin yardımına koşarlardı.
Mazlumlar bir başkaydı.
Soyadları gibi ağır adamlardı.
İkizlerin dükkânından çeyrek ekmek arasına lokum koydurup yediğimiz günler vardı.
Paramız olmadığında yüzümüze bakıp tebessüm ederler:
“Sonra verirsiniz,” derlerdi.
Belki o gün çocuktuk, kıymetini pek bilmiyorduk.
Şimdi düşünüyorum da insan bazen bir memleketi işte o iki kelimeyle hatırlıyor:
Sonra verirsiniz...
Çünkü herkes birbirini tanırdı.
Güven vardı.
Hatır vardı.
Gönül vardı.
İzzet Aytaç amcamız pırtıcıydı(manifaturacı).
Harman sonlarında elbiselik kumaşlarımızı hep ondan alırdık.
Şanlılar, Tosunlar, Yumuşaklar, Sarılar, Solaklar, Bozdağlar...
Ve daha nice sülale...
Her birinin ayrı huyu, ayrı hikâyesi, Sultanhanı'nın hafızasında ayrı bir yeri vardı.
Bizim köyde tereyağının en alası, peynirin en lezzetlisi yapılırdı.
Belki çocukluk damağımızdandı, belki gerçekten öyleydi.
Ama insan çocukluğunda tattığı bir lezzeti ömrü boyunca bir daha bulamıyor.
Şükrü ağamız vardı.
Doğu Türkistan'dan gelmişti.
Bütün çocukları severdi.
Sevimli bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden bize de ikram ederdi.
Türkistan Mahallesi'nin ayrı bir havası, ayrı bir güzelliği vardı.
Şimdi bakıyorum da...
Onlardan hiç kimse kalmamış.
Çocukluğumuzun geçtiği yerler binalarla dolmuş. O çukur, çamurlu, yazın toza kesen yollar çağa ayak uydurmuş.
Sultanhanı “ŞEHER” olmuş.
Demirci İhsan amca, İsmail amcalarımız...
Bütün demir işlerimizi itinayla yaparlardı.
Kaynakçı Ahmet ağabey ise sanki devrinin teknolojisini biraz aşmış gibiydi.
Kitişlerin petrolünde çocukluğumuz geçti.
Gazyağcı Recep amcamız, Lokçuoğlu amcamız...
“Akraba” deyip sahip çıkarlardı bize.
Dağlılar vardı. Süslüler, Akbaşlar, Aslanhanlar ve daha niceleri...
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki onların her biri yalnızca bir insan değildi.
Bir devrin parçasıydılar.
Bir sokağın, bir mahallenin, bir çocukluğun tamamlayıcısıydılar.
Şimdi çoğu yok.
Fakat insan geçmişi özlediğinde aslında yalnızca evleri, sokakları, taş duvarları özlemiyor.
İnsanları özlüyor.
Çocukken başımızı okşayan elleri...
Kızınca azarlayan sesleri...
Uzaktan görünce gülümseyen yüzleri...
Cebimize sıkıştırılan yirmi beş kuruşları...
“Sonra verirsiniz,” diyen esnafı...
Bahçesindeki meyveyi kendi çocuğuna verir gibi önümüze koyan insanları...
Meğer memleket dediğimiz şey biraz da insanmış.
Şimdi aradan iki nesil geldi geçti.
Ve bir gün fark ettik ki çocukluğumuzda “amca”, “dayı”, “ağa” dediğimiz o insanların yaşlarına biz gelmişiz.
İşte insanın içine asıl o zaman bir şey dokunuyor.
Çünkü aynaya baktığında bugünkü yüzünü görüyor, gözlerini kapattığında ise yalınayak koştuğu çocukluğuna dönüyor.
Aradan geçen onca yıl nereye gitti?
O insanlar nereye gitti?
Biz ne zaman büyüdük?
Şimdi ta uzaklarda...
Kuzey Kutbu'na çeyrek kala, soğuğun insanın yüzünü kestiği diyarlarda Sultanhanı'nı düşündüğümde içimde tarifsiz bir şeyler kıpırdıyor.
Bir heyecan mı?
Bir sevinç mi?
Bir hüzün mü?
Bilmiyorum.
Belki hepsi...
Gözlerimi kapatıyorum.
Bir yerlerden taş duvarların serinliği geliyor.
Toprağın kokusu...
Tozlu yollar...
Bir dükkânın önünden geçen çocuklar...
Bir bahçeden uzatılan meyve...
Avucuma bırakılan beyaz, metal yirmi beş kuruş...
Ve artık bu dünyadan göçüp gitmiş insanların yüzleri...
Hepsi orada.
Sanki birazdan birisi seslenecek:
“Ulan çocuk, nereye gidiyorsun?”
Dönüp bakacağım.
Çocukluğum orada duruyor olacak.
Ama gözlerimi açıyorum...
Ne sokak o sokak.
Ne insanlar o insanlar.
Ne de ben o çocuğum.
Sultanhanı büyümüş.
ŞEHER olmuş.
Biz de büyümüşüz.
Belki insanın asıl hüznü, çocukluğunun geçtiği yerlerin değişmesi değildir. Bir zamanlar hiç ölmeyeceklerini sandığı insanların artık yalnızca hatıralarında yaşadığını anlamasıdır.
Sonra insan kendi kendine soruyor:
Sahi, bütün bunları biz mi yaşadık?
O taş duvarlar...
O insanlar...
O dükkânlar...
O çamurlu yollar...
O yirmi beş kuruş...
O çeyrek ekmek arasındaki lokum...
Hepsi gerçekten var mıydı?
Yoksa uzak bir gecede gördüğüm uzun ve güzel bir rüya mıydı?
Ve eğer onlar birer hayalse...
Ben neyim?
Ben hayal miyim?


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.