GURBETTE KAYBOLANLAR “Gidiş Vardı, Dönüş Hiç Olmadı”
08 Haziran 2026, Pazartesi 16:261960’larda Anadolu’dan Avrupa’ya uzanan yol, sadece kilometrelerle ölçülen bir mesafe değildi; o yol, yoksulluktan umuda, yalnızlıktan hayatta kalma mücadelesine uzanan bir kader çizgisiydi.
Ellerinde küçük bavullar, akıllarında büyük hayaller vardı.
Ama o hayallerin özü sadeydi: Bir traktör parası biriktirip memlekete dönmek.
Gittiklerinde onları ne bir sıcak yuva ne de tanıdık bir hayat karşıladı.
Koğuş misali odalarda, kalabalık ve yabancı bir düzenin içinde yaşamaya başladılar.
Günleri ağır işlerde, geceleri hasretle geçti.
Sofralarında çoğu zaman soğan, ekmek, patates ve makarna vardı.
Etin ne olduğunu bilmeden, çaresizlikten köpek maması yedikleri günler bile oldu.
Bu, sadece yoksulluğun değil, yabancılığın da hikâyesiydi.
Dil yoktu.
Anlatmak zordu.
Bir soğanı anlatabilmek için kabuğunu götüren, yumurta isterken tavuk gibi gıdaklayan insanlar vardı.
Balı tarif etmek için parmağını ağzına götürüp tatlıyı, sonra arı sokmasını taklit edenler…
Bunlar birer anekdot değil, insanın anlaşılma ihtiyacının en yalın hâliydi.
Zaman geçti.
Para biriktirdiler, sabrettiler.
Ama en büyük yük yalnızlıktı.
Bu yüzden eşlerini, çocuklarını yanlarına aldılar.
Yeni bir hayat kuruldu.
Fakat bu hayatın içinde bir tercih vardı: Hayatta kalmak mı, geleceği inşa etmek mi?
Çoğu zaman çocuklar okumaya değil çalışmaya yönlendirildi.
Çünkü para hemen lazımdı.
Yine de içlerinden bazıları bu döngüyü kırdı.
Okudu, mezun oldu, makam sahibi oldu.
Onlar iki dünya arasında büyüyen bir köprünün çocuklarıydı.
Teknoloji ilerledikçe mesafeler kısaldı, ama ayrılıklar büyüdü.
Televizyon ve internetle birlikte Türkiye’deki siyaset gurbetin içine taşındı.
İnsanlar derneklerde toplandı, inandıkları partilere bağlandı.
Kimi, “adalet gelecek” umuduyla bir aylık maaşını bağışladı.
Ama umut, çoğu zaman yerini hayal kırıklığına bıraktı.
“Helal kazanç” vaadiyle kurulan holdinglere birikimlerini teslim edenler oldu.
Sonunda yılların emeğinin bir anda yok olduğunu gördüler.
Bu sadece maddi bir kayıp değildi; güvenin, inancın yıkılışıydı.
Gurbet, zamanla sadece ekmek kavgasının değil, ayrışmanın da mekânı hâline geldi.
İnsanlar birbirini etiketlemeye başladı:
vatansever, hain, örgütçü, yandaş…
Aynı mahallede yaşayanlar bile farklı dünyaların insanı oldu.
Bir cemaat geldi, dernekleri ele geçirdi; hayır adı altında toplanan paralar kayboldu.
Ardından suçlamalar, ihbarlar, kırılan hayatlar geldi.
Yıllar sonra bazı gerçekler ortaya çıksa da yaşananların izi silinmedi.
Sosyal medya ile birlikte başka bir kırılma daha yaşandı.
Gurbetçiler bu kez memleketten gelen sözlerle yaralandı.
“Kolay kazanıyorlar” denildi, küçümsendiler, hor görüldüler.
Oysa onlar, yıllarca yabancı bir ülkede tutunmanın bedelini ödemişti.
Memlekete döndüklerinde ise çoğu zaman aynı hikâye tekrarlandı:
Fazlasını ödeyerek, yeniden kandırılarak.
Ve her yaz olduğu gibi yine izin zamanı geldi.
Uzun yollar, dolu bagajlar, yorgun gözler…
Sınır kapılarında bekleyen insanlar sadece eşyalarını değil, yılların birikmiş duygularını taşıyordu.
Hasret, kırgınlık, gurur ve sessiz bir yorgunluk…
Çünkü gurbetçinin hikâyesi hep aynı yerde düğümlendi:
Gitmek zordu.
Kalmak zordu.
Ama en zoru, iki yere de tam ait olamamaktı.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.